Bir ses battaniyesi gibi hışırtılarla taşlara vuruyordu dalgalar. Ne zaman kafasını boşaltmak istese deniz yada nehir kenarı, küçük de olsa su parçası bulmak onu hep rahatlatırdı. Hangi mevsim olursa olsun, rüzgarın serinletici duygusu yüzünü bulurdu. Saçlarının özgür bir kuş misali uçmasını seviyordu. Ama o gün ağlıyordu. Hiç bir şey uzun süre rahatlatıcı kalmıyordu. Her an onu hatırlıyor, gözleri doluyordu. Acaba o da onu düşünüyor mudur? Yoksa umurunda bile değil midir?
Güçlü olmayı denemişti. Kendine de değerli olduğunu anlatmaya çalışmıştı. Ama birine bağlandı mı, kendini unuturdu. Önemini o kişiye göre ölçer, adeta öz güvenden ve gururundan eser kalmazdı. Ve her seferinde olduğu gibi de, karşısında ki kişi beklediği gibi çıkmayınca onu suçlardı. Onu kötü adam, kendisini kötü adamın kurbanı yapardı.
Her şeyi böyle büyütürdü. Çünkü o çok severdi. Önce tedirgin yaklaşır, sonra yakınlaştı mı kopamayacak bir bağ kurar sanardı. Ancak karşıdaki, o bağanın ucundan tutmamıştı bile. Sadece kendini kandırıyordu.
Böyle olmak zorunda değildi. Kendine durmadan bunu söylüyordu. Sorunun kendisinde olduğunu anlayınca da, kendini suçlamaktan başka yapacak bir şeyi olmuyordu. Neden böyleydi? Neden hep o fazla bağlanıyordu? Hani başta kurduğum o duvarlar yeterince uyarı değil miydi? Neden o duvarları yıkmak zorundaydı? Bıraksaydı, kalbim yalnız kendi kulesinde kalsın, çok muydu?