Kucağıma bırakılan kâğıt yığınına dik dik bakmanın bir faydası olmayacağını bildiğim halde bakmaya devam ettim.
Hayır, bu sefer bunu yapmak istemiyordum. Aylardır bunlardan dağıttığım yetmezmiş gibi bir de insanlar bana acıyarak bakmasına katlanıyordum. Bu bakışları daha fazla görmek istemiyordum. Acımı anlıyormuş gibi davranmalarını, yapmacık yapmacık konuşmalarını da istemiyordum.
Karşımdaki Bade'ye bakıp iç çektim. Bade'yse bana umutla bakıyordu. Masmavi gözlerinin içindeki umut parıltılarını seçebiliyordum. Benimde gözlerim maviydi ama öyle umutla bakmıyorlardı, daha çok kızarıktılar. Bende neden o parıltılardan yok? diye düşününce cevabın takvimdeki sayfalar olduğunu fark ettim.
Neredeyse beş aydır o takvimin sayfalarını çeviriyordum.
BEŞ AY.
Günler geçtikçe takvimin sayfalarının bir anlamı kalmıyor, umudumu yitirdiğim gibi günler geçip gidiyordu.
Buz kesen ellerimle kâğıt tomarını yere bıraktım ve Bade'nin umut saçan mavi gözlerinin içine baktım. "Bu sefer yapmayacağım," dedim.
Bade'yi kendi karanlık denizime çekmek istemiyordum. Sadece beni anlamasını istiyordum. Birini anlamak bu kadar zor olmamalıydı. Anla beni Bade, lütfen, diye içimden geçirdim.
"Ecrin, üzgünüm ama bundan daha iyi bir fırsat olamaz. Baksana Gözüpek Koleji'nin neredeyse yarısı karşında oturuyor!"
Dediği doğruydu. Kolejin yarısı tam karşımdaydı. Ama yine de yapmak istemiyordum.
"Bade, anlamak zorundasın," dedim sonunda. Bu kız niye anlamıyordu?
"Ecrin bu yeni bir umut senin için. Asıl sen anlamıyorsun. Onu bulmak istiyorsan şu lanet kâğıtları dağıtmak zorundasın!" Eliyle karşı stada yerleşmiş olan kolejlileri gösterdi. Gözlerimi kıstım ve dikkatlice karşımda oturan kişilere baktım. Kolejdekiler yeşil-mavi hırka altına beyaz gömlek giymişti. Kızların etekleri pileliydi ve yine yeşil-mavi renkleri vardı. Kravatları da yeşil-maviydi. Erkeklerin pantolonları neredeyse lacivertti ama. Hiçbirinin üstünde farklı renkten hırka, çorap, saç tokası ve benzeri şeylerden yoktu, herkes yeşil- maviydi. Okullarında sıkı yönetim gibi bir şey olsa gerekti ya da hepsi bu kıyafetleri giyme konusunda aynı düşüncedeydi. Kim o rahatsız kıyafetleri giyme konusunda aynı düşüncede olabilirdi ki?
Benim okulumsa biraz gevşekti ve öğrencilerin ne giydiğine pek dikkat etmiyordu. Okulun kendine ait üniforması olmasına rağmen birçok kişi değişik renklerde hırkalar, çoraplar ve daha bir sürü şey giyiyordu.
"Hepsi aynı sürüden," dedim omuz silkerek. İçlerinden hiçbiri dikkatimi çekmemişti. Hepsi aynıydı. Farklı olan ya da asi olan yoktu. Az sonra sahaya çıkacak olan basketbol oyuncuları farklı olabilirdi.
"Ecrin ne saçmalıyorsun sen? 'Hepsi aynı sürüden' de ne demek?" diye anlamsız anlamsız bana baktı Bade. Az önce gözlerinde olan parıltı yerinde değildi. Benim bu karşı çıkışıma kızıyordu, kahverengi kaşları çatılmıştı.
"Diyorum ki, hepsi aynı. Hiçbiri farklı değil. Dolayısıyla hepsinin düşünce yapıları aynı, baksana hepsi doğru dürüst üniforma giyiyor! Bu demek oluyor ki hepsi bana aynı şekilde bakacak," diye uzun bir açıklama yaptım. Onların acıyarak bana bakmaları Bade'nin dikkatini çekmiş miydi, hiç bilmiyordum. Umarım çekmiştir de beni anlayabiliyordur, diye düşündüm.
Hepsinin aynı kafadan olması konusunda ön yargılı yaklaştığımı biliyordum. Ama toplum -daha çok yaşadığım yer- beni bu hale getirmişti. Onları tanıyordum. Hepsinin kafalarının içinden aynı sözcükler geçiyordu. "Umarım bulursunuz onu. Yaşadığın şey çok acı. Senin yerinde olsam..." diye devam ediyordu cümleleri. Bunları dinlemek istemiyordum.
Bade'de ön yargılı yaklaştığımı fark etmiş olacak ki, "Ecrin herkes aynı değil. İçlerinden biri o üniformaları giymek istemiyor olabilir ya da kim bilir belki buradan biri onun yerini biliyordur?" dedi.
Ablamın adını kullanmak yerine "onun" dediğini fark ettim. Adını duymak bile canımı yakıyordu çünkü. İçimden bir şeyler kopuyordu.
Başımı ellerimin arasına alıp dağıtıp dağıtmayacağıma karar vermeye çalıştım. "Bade iki dakika dur," dedim.
Duracağını sanmasam da yanımdaki mavi stat koltuğuna oturdu. Gözlerimi gri betona diktim ve sonra onları sıkıca yumdum. Nefesimi kontrol etmeye çalışırken bir yandan da içimdeki cesaret parçalarını arıyordum. "Olumlu şeyler düşünürsem cesaretin yerine gelir," demişti okuldaki rehberlikçi. O kadın herkese aynı şeyleri söylese de işe yarayabileceğini düşündüm. En azından denemem lazımdı. Olumlu düşün, diye tekrar ettim kendi kendime. Onu bulabiliriz. Bulabilirim. Karşıdakiler belki onu görmüşlerdir, bana yardım edebilirler. Sadece beş aydır kayıp. Fazla bir zaman dilimi değil...
Ne diyordum ben?
Her o kâğıdı dağıtışımda aynı şeyler oluyordu, tıpkı şuan da olacağı gibi. İnsanlar yine bana acıyarak bakacak ve aynı lafları edeceklerdi. Bazıları ise umursamayacak ve kâğıdı buruşturup yere atacaktı. Oysa ben, takvimin sayfalarının bir anlamı olsun, bir beş ay daha günler anlamsız geçmesin istiyordum. O kâğıtları her dağıtışımda aynı şeyler olsun istemiyordum. İstediğim sadece üç şey vardı: İnsanların bana öyle bakmak yerine yardım etmesi, ablamın geri dönmesi ve o gecenin hiç yaşanmadığını varsaymamızdı.
Tamam, belki insanlar bana yardım edebilir ve ablam geri dönebilirdi. Peki ya o gecenin hiç yaşanmadığını varsayabilir miydik?
Hayır, bunu varsayamazdık.
Nasıl yaşanmamış gibi davranabilirdik ki?
O kadar fazla olay olmuştu ki bu olayları göz ardı edemezdi. Olan olmuştu ve bunu değiştiremezdik. Keşke zamanı geri alabilseydim. Keşke bunlar hiç yaşanmasaydı.
Suçlusu sensin Ecrin, diyen beynimin fısıltılarını görmezden gelebilseydim keşke.
Bu şey gibiydi... Hani anneniz sizin elinize tabak verir ve onu yemek masasına götürmenizi ister. Ama siz heyecan yaparsınız ya da dikkatiniz bir anlığına dağılır. Sonra bir bakmışsınız ki tabak paramparça. Açıklamaya çalışırsınız. Hatta inkâr edersiniz. Ama bilirsiniz ki tabağı düşüren sizsinizdir. Sadece kabul etmek istemiyorsunuzdur. İşte benim durumum da öyleydi: Kabul etmek istemiyordum.
O geceyi aklıma getirmek bile istemiyordum.
Bir labirentte olduğumu düşünüyordum. Anılar, duygular, olaylar dolu bir labirentteydim hem de. Labirentten kurtulmanın tek bir yolu vardı. İşin açıkçası o yol benim elimdeydi. Suçluluk ve pişmanlık duygularının birbirine karıştığı koskocaman düğüm olmuş, çözmeye çalıştıkça üstüne tekrardan düğüm attığım uzun bir ipti bu. O kadar çok dolanıyordum ki bu labirentte, ip daha çok birbirine karışıyor ve düğüm büyüyordu. Sonra çözmeye çalışıyor, çalışıyor ve daha çok çalışıyordum. Bir süre sonra kan revan içinde pes ediyordum çünkü devreye umutsuzluk giriyordu. Eğer bu duygulardan kurtulabilirsem düğümün çözüleceğini biliyordum.
Kendimle o kadar büyük savaşlar veriyordum ki...
'Bulabilirim,' yerine, 'Asla bulamayacaksın. Suçlusun,' geliyordu. 'Karşıdakiler onu görmüş olabilir,' cümlesi aynı bir balon gibi sönüyor ve yerini, 'Fazla umutlanıyorsun. Kimse onu görmedi, herkes yine aynı şekilde bakacak,' alıyordu. Hayır, hiçbir zaman kazanan olmuyordu. Sadece umutsuzluğum baskın geliyordu ve bir saat sonra yine aynı düşünceler tekrarlanıyordu.
Dediğim gibi ben bir labirentteydim ve labirentte olmak, aynı yerleri binlerce kez geçmek ama yine de çıkışı aramak demekti. Çıkışı arıyordum ama çıkışa giden yol pişmanlık ve suçluluk duygularından kurtulmaktan, yani düğümü çözmekten geçiyordu.
Ablamı bulabilirsem hem bu düğümü çözerdim hem de o lanet labirentten çıkabilirdim.
Ablamı bulmam gerekiyordu ve bunun için o gece neler olduğunu anlatmam lazımdı. Ama maalesef neler olduğunu anlatmaya çalışınca donup kalıyordum. Kelimeler dilimin ucuna geliyordu, o kadar çok kelime birikiyordu ki ağırlığımı ikiye katlıyordu. Ağzımı açıp konuşabilsem rahatlayacağımı biliyordum ama yinede ağzımı açamıyordum. Her seferinde kendime neler olduğunu anlatmak için söz veriyordum ama olmuyordu işte.
Tabii, bu durum polislere, dedektiflere ve gazetecilere hiç yardımcı olmuyordu.
Annem ve babam benim bu konuşmamazlığımı suçlu olduğuma yorumluyorlardı ki her ne kadar zorla kabul etmesem de suçluydum.
Omzuma dokunan bir elle yerimden sıçradım. Bade neyim olduğunu umursamadan -daha çok yüzüme bakmadan- mavi basketbol sahasındaki Oktay'ı gösterdi. "Sana bakıyordu. Yemin ederim," dedi Bade.
Zemini masmavi olan basketbol sahasındaki Oktay'a baktığımda üstünde okulun kırmızı-siyah basketbol üniforması olduğunu gördüm. Kahverengi saçları darmadağınıktı. Kahverengi gözleri Bade'nin dediği gibi benim üzerimde değil, basketbol topuna bakıyordu.
Bade'ye dönüp, "Bana bakmıyor. Bakacağını da sanmıyorum," dedim.
Oktay'ın bana bakacağını düşünmüyordum çünkü Oktay'ın peşinden neredeyse bir yıl kadar koşmuştum. Onu elde etmek için bin bir takla atmıştım ama bana bir kere bile bakmamıştı. Beni sıradan biri olarak görüyordu. Eskiden onu elde etmek için yaptığım şeyler o kadar saçma geliyordu ki, ister istemez güldüm.
"Ama gerçekten az önce sana bakıyordu!" dedi Bade.
Başparmağımla arkamı göstererek, "Bana değil, arkama bakıyordur," dedim.
"Ecrin sen salak mısın? Arkanda kimse oturmuyor!"
Arkama baktığımda gerçekten kimsenin oturmadığını gördüm. "Sana bakmıştır o zaman," dedim Bade'ye.
"Bana? Güldürme beni," diyerek küçük bir kahkaha attı.
"Bade gerçekten bana baktığını mı düşünüyorsun? Adamın peşinden neredeyse bir yıl kadar koştum, bir kere bile bakmadı."
Bade'ye bakmış olabilirdi çünkü Bade güzel bir kızdı. Koskocaman mavi gözleri, kıvır kıvır saçları, minik ve düzgün bir burnu, yine güzel dudakları vardı. Üstündeki kırmızı hırka, altındaki siyah etek -kısacası bizim okulun üniforması ona gerçekten yakışıyordu.
Bade'nin aksine okul kıyafetleri benim üzerimden dökülüyordu. Beyaz gömleğim kırış kırıştı ve bana büyük geliyordu. Son üç aydır çok az yemek yiyordum çünkü. Uzun zamandır da gömleğimi ütülemiyordum ve her eve gelişimde gömleğimi tostoparlak yapıp bir kenara fırlatıyordum. Kırışıklıklar gözükmesin diye de kırmızı hırkamın fermuarını boğazıma kadar çekiyordum. Hırkamın da o kadar iyi durumda olduğu söylenemezdi. Kollarından birkaç tane asi iplik çıkıyordu. Bu iplikleri çekmek istiyordum ama kendime engel oluyordum. Eğer çekersem devamı da geliyordu çünkü. Sonunda elimde bir yumak kırmızı iplik olacağını biliyordum. Her seferinde kendime engel olmaya çalışsam da elim ister istemez ipliklere gitti ve birkaç tanesini çekiştirdim. Eğer annem bu iplikleri görecek olursa beni kulaklarımdan duvara çiviler, diye düşündüm ama sonra aklıma annemin benimle ilgilenmediği geldi.
Eteğim siyah olmasına rağmen hiçbir şeyi gizleyemiyordu, aynı bir yemek listesine benziyordu. Yoldan geçen biri bugün neler yediğimi rahatlıkla anlayabilirdi. Daha yeni -neredeyse iki hafta önce- yıkamıştım bu eteği ama daha geçen gün üstüne okulda öğle yemeği olarak çıkan domates çorbasını dökmüştüm.
Eskiden ilgilendiğim şeylere şu sıralar hiç ama hiç ilgilenmiyordum. Bunlardan biri de Oktay'dı.
"Onunla ilgilenmeyi kesmeseydin şuan çıkıyordunuz," dedi Bade.
"Düşüncelerimi okuduğundan şüphelenmeye başladım," dedim alayla.
"Şaka yapmıyorum. Oktay'ı bırak, kendinle bile ilgilenmeyi kestin. Şu haline bak gözlerin kan çanağı ve saçlarınsa... Ne zamandan beri yıkanmıyorsun ya sen?"
'Neden bu halde olduğumu biliyor musun da konuşuyorsun?' demek istesem de bunu söylemedim çünkü Bade'yi suçsuz yere kırmak istemiyordum.
"Geceleri iyi uyuyamıyorum," diye kısa bir açıklama yaptım.
Açıklamam doğru olsa da, 'Uyumaktan korkuyorum,' desem çok daha doğru olurdu. Geceleri rüyalarıma o kadar kötü şeyler giriyordu ki düşünmek bile beni korkutuyordu. Çoğu zaman rüyalarımı hatırlamasam da geceleri içime düşen korku fazlasıyla yoğun oluyor, ne gördüğümün bir önemi kalmıyordu. Hissedebildiğim tek şey korku oluyordu.
Uzun zamandır aynaya doğru dürüst bakmadığım halde nasıl göründüğümü tahmin edebiliyordum. Mavi gözlerim kıpkırmızı, kahverengi saçlarım hem karmakarışık hem de yağlı olmalıydı. Üşüdüğümden dolayı da burnum kızarıktı muhtemelen.
Bade koluma vurarak işaret parmağıyla yanımı gösterdi. O tarafa bakınca Tayfun ve İpek'in bize doğru geldiğini fark ettim. Tayfun ve İpek lise ikiden beri -iki yıldır- sevgililerdi ve benim uzun zamandır arkadaşlarımdı. Altıncı sınıftayken tanışmıştık ve o zamandan beri arkadaştık. İpek ve Tayfun'un arasında bir şeyler olduğunu hissettiğimdeyse lise birdeydim ve onları o zamandan beri birbirlerine yakıştırıyordum. Sonunda İpek Tayfun'a karşı olan hislerini açıklayınca bizzat ben sevinmiştim. Onları fiziksel değil de ruhsal olarak birbirlerine yakıştırıyordum. Fazla zıt karakterler değillerdi ve bu nedenle uyumlulardı. İkisi de aynı müzikleri, filmleri, oyuncuları ve daha birçok şeyi seviyorlardı.
İpek'in siyah saçları, yeşil gözleri ve pürüzsüz beyaz teni vardı. Genelde siyah saçlarını açık bırakırdı ama bugün atkuyruğu yapmıştı. Tayfun'un ise siyah saçları ve siyah gözleri vardı, çoğu Türk erkeği gibi de esmerdi. Fazla boy farkları yoktu. İpek okulun çoğunun yaptığı gibi normal okul hırkası giymek yerine koyu mavi kapüşonlu bir hırka giymişti.
Tayfun yanımıza vardığında, "Bence bu maçta hiç şansımız yok," dedi yüzünü buruşturarak.
İpek Tayfun'un koluna vurarak, "Sen öyle san! Bugün Amas Akbulut'u oyuna katıyorlar!" dedi.
İpek'in Amas demesiyle karnımdan yumruk yemişe döndüm. Bir anda nefesim kesildi ve yüzüm bembeyaz oldu. O gece onunla yaptıklarımı hatırlayınca elimde olmaksızın geriliyordum. Düşünme, o geceyi düşünme, diyerek kendimi uyardım. Benliğimi zorla da olsa geçmişten çekmeyi başardığımda Tayfun'un boş boş İpek'e baktığını fark ettim. Kıskandığı belli oluyordu.
Kıskançlığını açığa vurarak, "Ne yani o oynuyor diye kazanacak değiliz!" dedi.
Koç, Amas'ı çoğu zaman oyuna almıyordu çünkü Amas basitce öfkelenen biriydi. Biri yanlışlıkla bir hareket yapsa Amas öfkeden köpürürdü ve bu da takım için hayırlı sonuçlar doğurmazdı. Ama bugün ne olduysa Amas oyuna girmişti. İpek gibi kazanacağımızı düşünmüyordum, Amas iyi bir basketbolcu olsada yine ufak bir şeye öfkelenip bağırıp çağıracaktı.
"Bende kazanacağımızı düşünmüyorum," dedim. Bade de beni onaylarmışcasına başını salladı.
"Üçe birsin, İpek. Kaybettin ve bizim okulda kaybedecek!" dedi Tayfun, gülerek.
İpek sinirli sinirli Tayfun'a baktı, Tayfun'sa sırıtıyordu. İpek ve Tayfun ne zaman okulda bir yarışma düzenlense hep iddiaya girerlerdi ve sıklıkla Tayfun kazanırdı. Kazanınca da İpek'i gıcık etmek için elinden geleni yapardı.
"Ecrin, kâğıtları dağıtacak mısın?" diye sordu Bade. Yere koyduğum kâğıtları kucağına koymuştu.
O an hala kâğıtları dağıtıp dağıtmayacağıma karar vermediğimi fark ettim. Demin düşündüklerimi tekrardan düşününce dağıtmaya karar verdim. Tek yapmam gereken şey o gıcık bakışlara katlanmaktı. Katlanabilirim, diye içimden tekrar ettim.
"Evet, dağıtacağım," dedim ve Bade'nin kucağındaki kâğıtları aldım. "Eee, yardım etmeyecek misiniz?"
Bade kağıtların bir kısmını aldı ve, "Ben yardım edeceğim!" dedi. Oldukça istekliydi, hâlbuki ablamı tanımıyordu bile. Bade'yle sadece iki yıldır arkadaştık, lise ikinci sınıfta Rasatya'ya -yaşadığım yerin adı bu- gelmişti. Bana kalırsa bu şehre gelmekle hata yapmıştı çünkü burası oldukça sıradan bir şehirdi. Burayı değişik yapan birkaç şey vardı ki onlardan biri şehri çevreleyen ormandı, bir diğeriyse ormanın içinden geçen nehirdi. Küçükken ablam ve ben nehri ilgi çekici bulurduk ve sıklıkla nehrin yanına giderdik. Bade'de ormanı ve nehri ilgi çekici bulsa da annesi ve babası yüzünden buradaydı. Annesi ve babası iki yıl önce buraya yeni açılan hastanede çalışmak için gelmişlerdi.
Tayfun da yardım etmeyi kabul etti ve kâğıdın bir kısmını ona da verdim. İpek'se kantinde kızlarla buluşacağını söyleyip yanımızdan ayrıldı. İpek'in asıl gitme nedenini biliyordum. Bana açıklamamıştı ama yüzünden okuyabiliyordum. O da en az benim kadar ablamı seviyordu ve o kâğıtlarda onu görmeye dayanamıyordu; onu unutmaya çalışıyordu.
Onu unutmaya çalışmak aklımın ucundan bile geçmemişti. O benim ablamdı ve ömrümün son beş ayı hariç neredeyse her günümü onunla geçirmiştim. İpek'in ablamı unutmasını istemiyordum ama bir yandan da ona ne diyeceğimi bilemiyordum.
Önümde duran kâğıtta ablamın fotoğrafı vardı, genelde fotoğrafa bakmakta zorlanıyordum ama düzenli aralıklarla ablamın fotoğraflarına bakardım. Bilmiyordum, belki de bu onun yüzünü unutacağımın korkusuydu.
Fotoğrafta sapsarı saçları güneş ışığının etkisiyle parlıyordu, mavi gözleriyse gülümsediği için kısılmıştı. Bu fotoğrafı çektiğim günü hatırlıyordum. Fotoğrafı evimizin önündeki bahçede çekmiştik ve bahçedeki çınar ağacı da gözüksün diye iki saat uğraşmıştık. Oysa şimdi çınar ağacını kırpmışlardı; sadece ablamın gülümseyen yüzü vardı. Fotoğrafın hemen altındaysa, "EDA KARAYEL, BEŞ AYDIR KAYIP," yazıyordu. Yazı bununla da kalmıyordu; bir sürü ihtimale karşı benim, annemin ve babamın telefon numaraları vardı. Şuana kadar kimse aramamıştı ama yinede orada duruyordu numaralar.
Kâğıda daldığımı fark eden Bade, "Hadi Ecrin! Az sonra maç başlayacak, hemen kâğıtları dağıtmamız gerek," dedi.
Hocalardan karşı stada geçmek için izin aldıktan -hocalar durumumu biliyorlardı çünkü ablam bizim okulda okumuştu- sonra temkinlice karşıya geçtik. Stat koltukları üçe bölünmüştü ve bizim oturduklarımızın aksine kırmızı renkteydiler. Öğrencilerin kimisi konuşuyor, kimisi bizim okuldakiler izliyor, kimisiyse telefonlarıyla uğraşıyordu. Okullarında telefon yasak değildi ve bu benim onları kıskanmama sebep oluyordu.
Tayfun üçe bölünen koltuklardan en sağdakine, Bade'yse en soldakine dağıtmaya karar vermişti. Bense ortada oturanlara kâğıtları dağıtacaktım. Bunu en az bin kere yapmış olsam da kalbim göğüs kafesimden çıkacakmış gibi atıyordu. Böylesine heyecanlanma sebebime tam olarak karar vermiş değildim. Bana öyle bakacaklarından mı korkuyordum yoksa ablamın yerini bilen biri olabilir diye mi bu haldeydim? İçimden, bakışları umursama, diye tekrar ettim. Sırf bana öyle bakıyorlar diye dağıtmamazlık edersem ablamı bulamazdım.
Derin mi derin bir nefes alarak ortadaki kişilere yöneldim. Dağıtırken insanlarla konuşmamaya karar vermiştim ki daha ilk kâğıdı verdiğim kız konuşmaya başladı.
"Hımm... Kâğıttaki kıza biraz benziyorsun. Akrabası falan mısın?"
Kızın kahverengi gözlerinin içine bakarak, "Kız kardeşiyim," dedim. Sesim elimde olmadan buz gibi çıkmıştı ama bu, kızı hiç etkilememişti.
Kız önüne gelen kahverengi saç tutamını arkaya iterek, "Umarım bulursun onu," dedi ve bana o bakışlardan attı.
Başkalarının bana acımasından nefret ediyordum ve bu beni sinirlendiriyordu. Ağzımı açarsam kötü laflar söyleyeceğimi biliyordum bu nedenle anında gözlerimi kızdan kaçırarak bir sonraki kişiye geçtim.
İnsanların empati kurma çabalarını izlemek bazen gülünç geliyordu, bazense 'Bu işkence ne zaman bitecek?' diye bağırmak istiyordum. Genelde söyledikleri laflara karşı başımı sallamakla yetiniyordum. Düşündüğüm gibi hepsi aynıydı, söyledikleri laflar birbirine benziyordu. Hiçbir şey düşünmemeye çalışarak aynı monotonlukta kâğıtları dağıttım.
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan en arka sıraya varmıştım bile. Kâğıtları dağıtıp kurtulmak istiyordum ama iki tane kâğıt birbirine geçmişti ve onları ayırmaya çalışırken biri, "Acılar insanları birbirlerine yakınlaştırır," dedi.
Kafamı kâğıttan kaldırıp bunu söyleyen kişiye baktım. Kızın karamel renginde dalgalı saçları, mavi renkte gözleri vardı. Okulunun mavi-yeşil üniforması kıza yakışıyordu. Dediği laf bana hiç doğru gelmemişti çünkü ablamın kaybolmasından sonra arkadaşlık ilişkilerim bozulmuştu. Önceden okulun yarısıyla arkadaşken şuan beş ya da altı kişiyle konuşuyordum. Geçen sene konuştuğum kişilerle konuşurken konu bir şekilde ablama bağlanıyordu. Ailemleyse aramda uçurum vardı. Onlara ulaşmak için her seferinde bir köprü oluşturmaya çalışıyordum ama hiçbir zaman köprüm istediğim kadar sağlam olmuyordu. Sadece bir lafımla köprünün taşları teker teker dökülüyor ve ben yine yalnız başıma kalıyordum.
Kıza karşı çıkarak, "Ya ne demezsin," dedim.
Kız hafifçe gülümsedi. "Şu yandakileri görüyor musun?" diyerek işaret parmağıyla iki koltuk ötesinde oturanları gösterdi.
Oraya bakınca kumral bir oğlanın sarışın bir kızla gülüşerek konuştuğunu gördüm. İkisinin yüzünü tam olarak göremiyordum çünkü oğlan kızın dibine girmişti. "Ne olmuş onlara?" diye sordum. Muhtemelen sevgililerdi.
"Erkeğin adı, Barış. Kızın ise, Yeliz. Tam tamına iki yıldır çıkıyorlar. 'Ne olmuş onlara?' diye soruyorsun. Hemen cevaplayayım: İki yıl önce Barış'ın kız kardeşi öldü ve Barış kız kardeşine tapıyordu. Kız kardeşinin ölümü oldukça dramatikti ve Barış hep kendini suçluyordu. Tıpkı senin gibi," dedi.
Tıpkı benim gibi mi? Kendimi suçladığımı nereden biliyordu? O kadar mı belli ediyordum? Ağzımı açıp bir şey söyleyecekken kız beni susturdu ve konuşmaya başladı. "Olayın büyüsünü bozma!" diyerek boğazını temizledi ve konuşmaya devam etti. "Etrafındaki herkes ona acıyordu, Yeliz ve ben hariç. Yeliz, Barış'a destek oldu, onun bunları aşmasını sağladı ve şuan birlikteler. Mutlu son!"
Hayır, böyle bir mutlu son olamazdı. Atladığı yerler vardı. "Yeliz ve ben hariç, demek isterken neyi kast ediyordun?" diye sordum tek kaşımı kaldırarak.
"Sen oraya takılma. Ana konuya bak. Barış'a yardım eden biri çıktı ve yakınlaştılar."
Başımı iki yana sallayarak, "Acılar insanları birbirlerine yakınlaştırır, dedin ama Barış'a Yeliz ve sen dışında kimse destek olmamış. Tabii Yeliz hariç kimse onla yakınlaşmamış, bakıyorum da," dedim.
Kız oflayarak iç çekti. "Tamam, her neyse, sen kâğıdı ver, git!"
Bundan öyle kolay pes etmeyecektim. Olayı ve kızın tam olarak neyden bahsettiğini öğrenmem gerekiyordu. "Hayır, vermiyorum!" dedim inatla. "Her şey Disney filmlerindeki gibi olmaz," diyerek kollarımı göğsümde kavuşturdum.
Disney filmleri demişken... İşte o an kızın ne demek istediğini anladım ve bunu sesli olarak dile getirdim. "Barış'a destek olmuşsun, hatta onla yakınlaşmışsın. Sen Disney filmlerindeki saf, güzel ana karaktersin! Yakışıklı oğlanın güzel bir kız arkadaşı vardır. Kız ondan hoşlanıyordur ama erkek onu arkadaş olarak görüyordur. Her zaman yanında arkadaşı olmuştur ama birden önüne çıkan başka güzel kız, oğlanı kapar. Oğlanın arkadaşıysa öylece bakakalır ve bir gün oğlanla sevgili olmayı bekler. Başka bir olay olur ve bam! Sevgili olmuşlardır!" O kadar heyecanlı anlatıyordum ki nefes almak için duraksadım. Kızın konuşmasına izin vermeyerek, "İşte sende başka bir olayı bekliyorsun! 'Acılar insanları yakınlaştırır,' derken sizi yakınlaştıracak olan olayı düşünüyordun! Aklında ne var? Beni mi kullanmayı düşünüyorsun?"
Kız sessiz kalınca dediklerimin doğru olduğunu fark ettim. Kâğıdı kıza uzatarak yanından ayrıldım. Barış'a hiçbir zaman sahip olamayacağının farkında olmalıydı çünkü Barış Yeliz ile tam tamına iki yıldır çıkıyordu, oysa Disney filmlerinde bu durum iki hafta bile almıyordu.
Barış ve Yeliz'in yanına geldiğimde ikisinin de bana baktığını fark ettim. Barış kahverengi gözleriyle, Yeliz ise yeşil gözleriyle beni süzüyordu. Kâğıtları verdiğimde kâğıda bile bakmadılar. Neden böyle baktıklarını anlamam uzun sürmemişti. Kıza söylediğim şeyleri yüksek sesle söylemiştim ve bunu ikisi de duymuştu. Sanırım Yeliz ve Barış'ın arasını bozmuştum ki bunun için vicdan azabı çekmeyecektim. Kızın duygularını açıklaması, Barış'ın önünde olan biteni görmesi gerekirdi. Yeliz'de de suç vardı, kızın duygularını görmesi lazımdı.
Tanımadığım insanların dertlerini düşünmeyi kesip önümde olan bitene odaklandım. Karşı tarafa geçmem gerekiyordu ama maç başlamıştı, sahayı basketbol oyuncuları kaplamıştı. Bende etrafta Bade ve Tayfun'a bakınmaya başladım. Ne solda ne de sağda onları göremeyince tam karşıma baktım ve onların karşıya çoktan geçtiklerini fark ettim. Gereğinden fazla burada oyalanmıştım ve şimdi de sonuçlarına katlanmam gerekiyordu.
Demin konuştuğum kızın ya da Barış ile Yeliz'in yanına gidemezdim, gidersem de beni parça pınçik ederlerdi. Oysa konuştuğum kızın yanı boştu ve gözlerini spor ayakkabılarına dikmişti. Yine de riski göze alamazdım bu nedenle boş gördüğüm ilk yere -sol taraftaki telefonuyla uğraşan birinin yanına- oturdum.
İnsanlar beni meraklı gözlerle süzmüyorlardı çünkü herkes neden burada sıkışıp kaldığımı biliyordu. Maç sırasında sahaya kimse inemezdi.
Sahaya bakmamaya çalışıyordum çünkü sahada Amas vardı ve benim eski anılarımı canlandırmaya yetiyordu. Anılarımla uğraşamayacak kadar yorgun olduğumdan gözlerimi kapadım ve basketbol sahasının uğultusundan kaçmaya çalıştım.
Kafamda hala, "Acılar insanları birbirlerine yakınlaştırır," yankılanıyordu. Kızın verdiği örnek çok doğru olmasa da belki de ikimizin yakınlaşmasından -yani ablamı bulma konusunda yardım edeceğinden- bahsediyordu. Ama yaptığım tespite bakılırsa bu doğru değildi çünkü kız gözlerini yere dikmişti ve hiç cevap vermemişti. Gerçekten Barış ile yakınlaşmak için beni mi kullanmayı düşünüyordu? Bunu nasıl yapabilirdi? Bunu yapacak kadar aciz olabilir miydi?
"Kız kardeşim seni kullanacak kadar aciz değil," dedi bir erkek sesi.
Bunu söyleyen kişi yanımda telefonuyla uğraşan çocuktu. Sapsarı saçları ve masmavi gözleri vardı. Siyah çerçeveli bir gözlük takıyordu. Üstünde okulunun üniforması, yani mavi- yeşil hırka altına beyaz gömlek vardı ve lacivert pantolon giyiyordu. Siyah spor ayakkabılarının altı çamurdu bu yüzden yerde çamur izleri vardı.
Çocuk resmen düşüncelerimi okumuştu ve ne diyeceğimi bilememiştim. Keşke kısık sesle konuşsaydım, diye düşündüm. Daha demin konuştuğum kızın abisi olsa gerekti ve ters bir laf edersem beni döver diye korkmaya başlamıştım bile. Sonunda ağzımı açtığımda, "O zaman neden öyle bir laf etti?" diye sordum. Kesinlikle ters bir laf etmiştim. Hemen yanından kaçmak istiyordum.
"Söylediklerin doğru olsa bile o seni kullanmaz," dedi soğuk soğuk.
Demek söylediklerim kesin doğruydu! Tespitimin doğruluğuna sevinemeden hızla yanımdaki çocuğa cevap verdim. "Kız kardeşinin nasıl biri olduğunu bilmiyorum bu yüzden öyle dedim." Tanımadığım birinin beni kullanıp kullanmayacağını bilemezdim. Haklıydım işte.
O, kız kardeşine doğru bakınca bende o tarafa baktım ve kızın Barış ile konuştuğunu gördüm. Yaptığım şey iyi miydi kötü müydü, karar verememiştim.
Çocuk doğrudan yüzüme bakarak, "Bunu söylemen sanırım iyi oldu. Baksana Barış ile konuşuyor! Artık evde onun hakkında başımın etini yemez," dedi. Hafifçe gülümsedi.
"Yeliz'in açısından bakınca dediklerim iyi olmadı," dedim.
"Beter olsun Yeliz," diye homurdanarak maça döndü.
Yeliz'e sinirli olduğu belliydi. Sonuçta, Yeliz onun kız kardeşinin sevdiği oğlanı kapmıştı. Ama yine de bir ağabey olarak kız kardeşi için bir şeyler yapabilirdi. Bu meseleye neden bu kadar kafa yorduğuma anlam veremeyerek konuyu değiştirdim.
"Ben Ecrin," dedim.
Gözlerini maçtan ayırmadan, "Ben de Sarp," dedi.
"Eee, kız kardeşinin adı ne?" diye sordum.
"Serap," diye cevapladı. Ses tonu resmen susmamı söylüyordu oysa ben daha fazla konuşmak istiyordum. Bende ona uyarak konuşmayı kestim, daha fazla sinir bozucu olmak istemiyordum. Tamam, sinir bozucu olduğumu söylememişti ama kız kardeşine söylediğim birkaç laf sinirini bozmuştu.
Sarp ve Serap uyumlu isimlerdi. Tıpkı Ecrin ve Eda gibiydi. Acaba aralarında kaç yaş fark vardı? Aynı liseye gitmekten memnun muydular? Neden yan yana oturmuyorlardı? Hepsini merak etsem de sormamaya kararlıydım, ama her geçen gün yeni kişiler tanıdıkça merakıma merak ekleniyordu ve sanırım bunu durdurmanın yolu yoktu.